“Kanuni’nin ölüm döşeğinde olduğu gece, Mimar Sinan Süleymaniye Camii’nin kubbesine tırmanmış, İstanbul’u seyrediyor. Elinde tuttuğu çekül, ay ışığında parıldarken, ufukta yeni bir caminin inşası başlıyor. Detaylar: Sinan’ın gözündeki yaş, kubbenin içindeki ‘El-Firak’ (ayrılık) yazısı, Haliç’te sönmekte olan bir kandil.”
Ay ışığıyla aydınlanan Süleymaniye Camii’nin kubbesi, o gece sessiz bir ağıt gibi İstanbul’un üstünde yükseliyordu. Kanuni Sultan Süleyman, Zigetvar seferinde son nefesini verirken, Mimar Sinan, yaptığı en büyük eserinin tepesine tırmanmış, şehri ve kaderi izliyordu. Elinde tuttuğu çekül, sadece taşın değil, çağın da dengesini tartar gibiydi. Gözlerinden süzülen yaş, İstanbul’un geleceğine değil, ayrılığa damlamaktaydı. Kubbenin içine özenle işlenmiş “El-Firak” (ayrılık) kelimesi, hem ustasının, hem sultanının vedasına tanıklık ediyordu.
Haliç’in üstünde titrek bir kandil sönmek üzereydi — bir devrin ışığıydı o belki de. Fakat karşı kıyıda, yükselmekte olan yeni bir cami inşası görünüyordu: Devamlılığın, medeniyetin, inancın ve estetiğin bitmeyen yolculuğu. Bu görselde Rönesans perspektifi, guvaşın yumuşak geçişleriyle birleşirken; Osmanlı hat sanatı, manevi atmosferi tamamlıyor. Sönmekte olanla doğmakta olanın bir aradalığı; yas ve umut arasında gerilen bir ip gibi izleyiciye hem hüznü hem huzuru birlikte hissettiriyor.
