Uzak diyarlarda, dağların gölgesinde, gökyüzünün mavisiyle karın beyazı birleşirdi. Bu diyar, Buz Ülkesi olarak bilinirdi; Altay dağlarının kucağında, rüzgârın şarkılarının yankılandığı bir vadi. Ancak, bu güzel ülke, yüzyıllardır bir lanetin pençesindeydi. Efsanelere göre, her yıl dolunay yükseldiğinde, vadinin derinliklerinde yaşayan bir canavar, Ateşgöz, bir genç kurban talep ederdi. Kimse canavarı görmemiş, ama onun alev saçan gözleri ve ulumaları, halkın yüreğine korku salmıştı. Her yıl, bir genç, canavara sunulur; geri dönen olmazdı. Buz Ülkesi, korkuyla yaşamaya alışmıştı, ta ki genç bir yiğit, Altan, bu laneti kırmaya karar verene kadar.
Altan, yirmi üç yaşında, gözleri gökyüzü gibi mavi, yüreği ateş gibi yanan bir avcıydı. Buz Ülkesi’nin küçük bir obasında, ailesiyle mütevazı bir hayat sürerdi. Annesi Gülhan, babası Koray, ona sevgiyle, ama korkuyla bakardı. Çünkü Altan’ın sevdiği, obanın en güzel kızı olan Ayça’ydı. Ayça, sesiyle kuşları susturan, gülüşüyle karları eriten bir kızdı. Karacaoğlan’ın dizelerindeki gibi, onun aşkı Altan’ın yüreğinde bir destandı. Ancak, o yıl dolunay yaklaştığında, kura Ayça’ya çıktı. Obanın ihtiyarları, “Canavara karşı gelinmez,” dedi. “Ayça, kurban olacak.” Altan, bu kararı duyduğunda, yüreği parçalandı. “Ayça’yı vermem,” diye yemin etti. “Canavarla yüzleşeceğim.”
Altan, obanın tepkisine rağmen, kılıcını biledi, yayını hazırladı. Annesi Gülhan, gözyaşlarıyla, “Oğlum, canavar seni de alır,” dedi. Babası Koray, “Yiğitlik, ölmek değil, yaşamaktır,” diye uyardı. Ama Altan’ın gözü, sadece Ayça’yı görüyordu. Ayça, Altan’a sarılıp, “Beni kurtarmaya çalışma,” dedi. “Obayı düşün.” Altan, sevgilisinin elini sıktı. “Sen olmazsan, oba zaten yok,” dedi. Dolunay gecesi, Altan, vadinin derinliklerine, Ateşgöz’ün mağarasına doğru yola çıktı. Yanında, sadece kılıcı, yayı ve yüreğindeki aşk vardı.
Vadi, karla kaplı, sessiz ve ürkütücüydü. Rüzgâr, Altay efsanelerindeki ruhların fısıltıları gibi uluyordu. Altan, mağaranın girişine vardığında, ateşten gözleriyle Ateşgöz’ü gördü. Canavar, devasa bir gölgeydi; pençeleri demir, dişleri bıçak gibiydi. Ama Altan, korkusunu yendi ve bağırdı: “Ayça’yı alamazsın! Onun için buradayım!” Ateşgöz, uludu, ama saldırmadı. Altan, yayını gerdi, ama bir an durdu. Canavarın gözlerinde, alevlerin ardında, bir hüzün gördü. Bu, bir canavarın değil, bir insanın bakışıydı.
Altan, kılıcını indirdi. “Sen kimsin?” diye sordu. Canavar, konuşamıyordu, ama mağaranın duvarlarında eski runeler parladı. Altan, runeleri okudu; bir hikâye anlatıyorlardı. Ateşgöz, bir zamanlar Buz Ülkesi’nin yiğidi olan Kaan’dı. Yüz yıl önce, obanın hırsına kapılmış, kutsal bir gölü kirletmiş, bu yüzden lanetlenmişti. Lanet, onu canavara çevirmiş, her yıl bir kurban talep etmeye zorlamıştı. Ama runeler, bir gerçeği daha fısıldıyordu: Lanet, ancak birinin kendi canını fedakârlıkla sunmasıyla kırılabilirdi.
Altan, bu hikâyeyi okuyunca, yüreği sızladı. Ateşgöz, düşmanı değildi; bir kurbandı. Ayça’yı kurtarmak için canavarı öldürebilirdi, ama bu, laneti sürdürecekti. Altan, derin bir nefes aldı. “Kaan,” dedi, “Senin acın, bizim acımız. Bu lanet bitecek.” Mağaranın ortasında, kutsal bir taş parlıyordu. Runeler, fedakârlığın bu taşta gerçekleşeceğini söylüyordu. Altan, Ayça’yı düşündü; onun gülüşü, sesi, obanın umudu… Sonra Kaan’a baktı, yüzyıllık yalnızlığına. “Düşmanımı anlamak, onu yenmekten değerlidir,” dedi kendi kendine.
Altan, kılıcını taşa sapladı. “Benim canım, senin özgürlüğün olsun,” dedi. Taş, bir ışıkla parladı; Altan’ın bedeni sarsıldı, yere düştü. Aynı anda, Ateşgöz’ün gövdesi küçüldü, alevler söndü. Karşısında, yaşlı bir adam, Kaan, duruyordu. Gözleri minnetle doluydu. “Yiğit,” dedi, “Sen, beni kurtardın.” Ama Altan, gözlerini açamadı. Lanet kırılmış, Kaan özgür kalmıştı, ama Altan’ın bedeni, karların içinde hareketsizdi.
Obaya, Kaan döndü. Yanında, Altan’ın cansız bedenini taşıyordu. Ayça, Altan’ı görünce çığlık attı, ama Kaan, hikâyeyi anlattı. “Bu yiğit,” dedi, “sizi de, beni de kurtardı. Onun fedakârlığı, Buz Ülkesi’ni özgür kıldı.” Obanın halkı, gözyaşlarıyla Altan’ı toprağa verdi. Ayça, Altan’ın mezarına bir çiçek bıraktı, “Senin aşkın, hep yaşayacak,” dedi.
Yıllar geçti. Buz Ülkesi, yeniden canlandı. Ateşgöz’ün korkusu kalktı, obalar birleşti, çocuklar korkusuzca büyüdü. Altan’ın hikâyesi, bir destan oldu; Karacaoğlan’ın dizeleri gibi, kuşaktan kuşağa aktarıldı. Kaan, obada kaldı, çocuklara hikâyeler anlattı. Her dolunayda, Altan’ın mezarında bir ateş yanar, karları eritirdi. Efsane, şöyle bitti: “Gerçek yiğitlik, kılıç sallamak değil, düşmanı anlamak, sevgiyle fedakâr olmaktır.”
